<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?> 
  <rss version='2.0' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/' xmlns:wfw='http://wellformedweb.org/CommentAPI/' xmlns:dc='http://purl.org/dc/elements/1.1/' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom'>
    <channel>
      <title>Balıklıçeşme Beldesi Tarihi Kültürü ve Tanıtım Sitesi. Yeni Makaleler</title>
      <link>http://www.baliklicesme.com/forum/</link>
      <docs>http://blogs.law.harvard.edu/tech/rss</docs>
      <atom:link href='http://www.baliklicesme.com/forum/rss/rss_a.php' rel='self' type='application/rss+xml' />
      <generator>Self-created application</generator>
      <description>Balıklıçeşme Beldesi, Belediyesi, Tarihçesi,  Resimleri,Haberleri,Adetlerimiz,Belediyemizden,Köyümüzden haberler,düğünler,Balıklıçeşme fotoğrafları</description>
      <copyright>wWw.X-iWeb.Ru</copyright>
      <language>ru-ru</language>
      <item>
        <title>Aç Kalın, Budala Kalın</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=207</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=207</guid>
        <description><![CDATA[Apple CEO su Steve Jobs un Stanford üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı , herkesin dinlemesi gereken , çok güzel bi konuşma 

video (altyazılı ) : http://www.theblognote.com/apple-ceosu-steve-jobsun-inanilmaz-konusmasi-stay-hungry-stay-foolish-2.html 

Konuşma metni : 
Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an! 

Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye. 

İlki noktaları birleştirmekle ilgili. 

İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım? 

Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: 'Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?'. Onlar da 'tabii ki' diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu. 

Ve 17 sene sonra üniversiteye başladım ama saf bir şekilde neredeyse Stanford kadar pahalı bir okul seçtim, ve emekçi ailemin bütün birikimleri benim okul parama gidiyordu. Altı ay sonra, buna değmeyeceğini farkettim. Hayatımla ilgili ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ve üniversitenin de bunu bulmam için bana nasıl fayda sağlayacağını çözememiştim. Ve orada durmuş ailemin hayat boyu biriktirdiği parayı harcıyordum.. Sonuçta okulu bırakmaya ve herşeyin yoluna gireceğine inanmaya karar verdim. O zaman çok korkutucu gelmişti ama geriye dönüp baktığımda hayatımda verdiğim en iyi kararlardan biri olduğunu görüyorum. Okulu bıraktığım an, zorunlu fakat gereksiz olan ve ilgimi çekmeyen tüm dersleri almama gerek kalmamıştı. Böylece sadece bana ilginç gözüken derslere girebilecektim. 

Bu aslında hiç de romantik bir durum değildi. Yurt odam olmadığından arkadaşlarımın odalarında yerde yatıyor, kola şişelerinin 5 sentlik depozitolarıyla yemek alıyor, her pazar akşamı güzel bir yemek yemek için 7 mil uzaktaki Hare Krishna kilisesine gidiyordum. Çok güzeldi. Merakım ve sezgilerim sayesinde içine düştüğüm çoğu şey daha sonra benim için paha biçilmez deneyimlere dönüştü. 

Bir örnek vereyim: O zamanlar Reed Üniversitesi muhtemelen ülkedeki en iyi kaligrafi dersini veriyordu. Kampüsteki her poster, çekmecelerdeki her etiket, çok güzel şekilde elle kaligre edilmişti. Okulu bırakmış olduğum ve zorunlu dersleri almak zorunda olmadığım için kaligrafi dersi alıp nasıl yapıldığını öğrenmeye karar verdim. Serif ve san serif yazı karakterleri, değişik harf kombinasyonları arasındaki boşluğu ayarlama ve harika bir tipografiyi harika yapanın ne olduğu hakkında çok şey öğrendim. Çok güzeldi; tarihsel ve sanatsal olarak o kadar inceydi ki bilim hiçbir şekilde bunu yakalayamazdı ve ben bunu muhteşem buldum. Bunların hayatımda pratik bir uygulama bulma olasılığı yoktu. Ama on sene sonra, ilk Macintosh'u tasarlarken, bir anda aklıma geliverdi. Bunların hepsini Mac'te kullandık. Mac güzel bir tipografiye sahip ilk bilgisayardı. 

Eğer o derse hiç girmemiş olsaydım, Mac hiç çok yönlü yazı karakterlerine veya boşlukları doğru orantıda kullanan fontlara sahip olmayacaktı. Windows da Mac'ten kopyaladığına göre, hiçbir kişisel bilgisayarın bunlara sahip olmayacağı muhtemeldir. Okulu bırakmamış olsaydım, o kaligrafi dersine girmemiş olacaktım, ve kişisel bilgisayarlar şu an sahip oldukları o harika tipografiye sahip olamayabileceklerdi. Tabii ki üniversitedeyken noktaları ileriye bakarak birleştirmek imkansızdı. Fakat on sene sonra geriye dönüp baktığımda herşey çok ama çok berraktı. 

Tekrar söylüyorum, noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz; onları sadece geriye baktığınızda birleştirebilirsiniz. Noktaların gelecekte bir şekilde birleşeceğine inanmanız gerekiyor. Birşeye güvenmelisiniz - cesaretinize, kaderinize, hayata, karmaya, herhangi birşeye. Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yolda bırakmadığı gibi hayatımı da bütünüyle değiştirdi. 

İkinci hikayem sevgiyle ve kaybetmekle ilgili. 

Hayatımın erken bir döneminde neyi sevdiğimi bulduğum için şanslıydım. Woz (Steve Wozniak) ve ben Apple'ı 20 yaşındayken ailemin garajında kurduk. Çok yoğun çalıştık, ve 10 sene sonra Apple garajdaki iki kişiden, 4000 çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüşmüştü. En nadide ürünümüz Macintosh'u piyasaya sürdüğümüzde ben 30 yaşına yeni basmıştım. 

Ardından kovuldum. 

Kendi kurduğunuz bir şirketten nasıl kovulabilirsiniz? Şöyle: Apple büyük bir şirket haline geldiği için biz de şirketi benimle birlikte yönetebilicek, yetenekli olduğuna inandığım birini işe aldık ve ilk sene işler iyi gitti. Fakat daha sonra, geleceğe yönelik görüşlerimiz farklılık göstermeye başladı ve bir noktada koptu. Bu noktada yönetim kurulumuz onun tarafında yer aldı. Sonuçta 30 yaşında dışarıda kalmıştım. Hem de herkesin gözü önünde. Hayatımın odak noktası olan şey bir anda yokolmuştu, bu büyük bir yıkımdı. 

Birkaç ay ne yapacağımı bilemedim. Bir önceki girişimci nesli yüz üstü bırakmış, rütbe tam bana teslim edilirken onu elimden düşürmüş gibi hissetmiştim. Dave Packard ve Bob Noyce'dan bu başarısızlığım için özür diledim. Fazla göz önünde olan bir başarısızlık sembolü olmuştum ve vadiden kaçmayı bile düşündüm. Fakat içimde bir şeyler uyanmaya başladı, yaptığım işi hala sevdiğimi farkettim. Apple'da olanlar bunu en ufak şekilde değiştirememişti. Dışlanmıştım ama hala aşıktım. Ve yeniden başlamaya karar verdim. 

O zaman farkına varmamıştım ama Apple'dan kovulmak başıma gelebilecek en iyi şey olmuştu. Başarılı olmanın ağırlığı yeniden başlamanın hafifliğiyle yer değiştirmişti, hiçbir şey hakkında eskisi kadar emin değildim. Hayatımın en yaratıcı dönemine girmek üzere özgürleşmiştim. 

Sonraki beş sene NeXT adında bir şirket kurdum, Pixar adında başka bir şirket, ve eşim olacak inanılmaz kadına aşık olmuştum. Pixar'da dünyanın ilk bilgisayar animasyon filmi Toy Story'yi yarattık ve şu an dünyanın en başarılı animasyon stüdyosuyuz. İnanılmaz olaylar zincirinden sonra, Apple NeXT'i satın aldı, ben Apple'a döndüm ve Apple'ın yenilenmesinin kalbinde NeXT'te geliştirdiğimiz teknoloji yatıyor. Ve Laurence ile harika bir aile kurduk. 

Apple'dan kovulmamış olsaydım bunların hiçbirinin olmayacağından son derece eminim. Tadı çok kötü bir ilaçtı, ama sanırım hastanın da buna ihtiyacı vardı. 

Bazen hayat kafanıza bir tuğlayla vurur. Sakın inancınızı kaybetmeyin. 

Devam etmeme sebep olan şeyin yaptığım işe olan aşkım olduğuna ikna olmuş durumdayım. Neyi sevdiğinizi bulmanız gerek. Ve bu aşklarınız için geçerli olduğu gibi işiniz için de geçerlidir. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını kaplayacak ve gerçek anlamda tatmin olmanın tek yolu harika bir iş olduğuna inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığınızı sevmenizden geçer. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. 

Durulmayın. Tüm gönül meseleleri gibi, onu bulduğunuz zaman anlayacaksınız. Ve her büyük ilişki gibi, seneler geçtikçe daha da güzelleşecek. Yani bulana kadar devam edin. Yılmayın. 

Üçüncü hikayem ölüm hakkında. 

On yedi yaşındayken, şöyle bir şey okumuştum: 

'Her gününü, hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın.' 

Bu cümle beni çok etkilemişti ve o günden bu yana, yani 33 yıldır, her sabah aynaya bakıp, kendi kendime hep şunu sordum: 'Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, bugün (normalde) yapacağın şeyleri yapmak ister miydim?' Uzun süre art arda, 'Hayır,' yanıtını verdiğimde, bir şeyleri değiştirmem gerektiğini anladım. 

İnsanın kısa süre içinde öleceğini bilmesi, yaşantısına damga vuracak kararlar vermesi açısından büyük önem taşır. Çünkü her şey, tüm dış beklentiler, gururlar, küçük düşme ya da başarısızlık korkuları - tüm bunlar ölüm karşısında değerlerini yitirir, yalnızca ölümdür önemli olan. 

Kaybedecek bir şeyler olduğu (tuzak) düşünceyi yok etmenin en iyi yolu insanın öleceğini hatırlamasıdır. Zaten çıplak ve savunmasızsın. Yüreğinin sesini dinlememen için hiçbir neden yok. 

Bir yıl kadan önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah 7:30'da girdiğim ultrasonda pankreastaki tümör bariz bir şekilde görünüyordu. Bense pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bu tip bir kanserin tedavisinin neredeyse imkansız olduğunu ve üç ila altı aydan fazla yaşamayı beklemememi söylediler. Bu, çocuklarınıza ilerideki 10 yıl içinde söyleyeceklerinizi birkaç ay içinde söylemeye çalışmak demekti. Bu, aileniz rahatı için gerekli herşeyin kısa zamanda yapılması demekti. Bu veda etmek demekti. 

Bütün gün o teşhisle yaşadım. Akşama doğru biyopsi yapıldı, boğazımdan bir endoskop soktular, mide ve bağırsaklarımdan geçerek bir iğneyle pankreasımdaki tümörden birkaç hücre aldılar. Ben narkozla uyutulmuştum, fakat eşimin söylediğine göre doktorlar alınan hücreleri mikroskobun altına koyduklarında sevinç çığlıkları attığını söyledi. Benim kanserim ameliyatla tedavi edilebilecek bir türdenmiş. Ameliyat oldum ve şimdi iyileştim. 

Beni ölüme en çok yaklaştıran olay budur ve umarım uzun yıllar boyunca bir daha bu denli yaklaşmam. Bu deneyimi yaşamış biri olarak diyebilirim ki ölüm faydalı fakat sadece entelektüel bir kavramdır. 

Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile, oraya gitmek uğruna ölümü göze almak istemezler. Oysa ölüm hepimizin ortak sonu. Şimdiye dek hiç kimse ölümden kaçamamıştır. Bunun böyle de olması gerekir, çünkü ölüm hayatın en güzel icatlarından birisi. Hayat'ın değişim ajanı. Yenilere yer açmak için, eskilerden kurtulmanın tek çaresi. Şu an için yeni sizsiniz, ama günün birinde, üstelik pek yakında siz de eskiyecek ve aradan çıkarılacaksınız. Bu kadar acımasız olduğum için üzgünüm, ama gerçek bu. 

Zamanınız kısıtlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler. Bunun dışındaki herşey ikinci planda. 

Gençliğimde, bizim neslin kutsal dergilerinden biri sayılan, The Whole Earth Catalog adında inanılmaz bir yayın vardı. Menlo Park yakınlarında yaşayan Steward Brand adında biri tarafından şiirsel bir tarzla kaleme alınmıştı. Size anlattığım bu olay, 1960'lardan kalma, masa üstü bilgisayarlardan ve bilgisayar destekli yayınlardan önce, yani bu dergi daktilolar, makaslar ve polaroid kameraların yardımıyla yapılmıştı. Google ortaya çıkmadan 35 yıl önce, dergi formatında bir Google gibiydi: idealistti, anlaşılır bilgiler ve harika görüşlerle doluydu. 

Stewart ve ekibi bunun birçok baskısını yayımladılar ve dergi miyadını doldurduğunda son bir baskı yaptılar. 1970'lerin ortalarıydı, o zamanlar sizin yaşlarınızdaydım. Son baskının arka kapağında, sabahın erken saatlerinde çekilmiş bir yol fotoğrafı vardı, hani her maceracının kendini otostop çekerken bulabileceği yollardan biri. 

Fotoğrafın altında şu sözler yer alıyordu: 'Aç Kalın, Budala Kalın (Stay Hungry. Stay Foolish).' Aramızdan ayrılırken bize verdikleri veda mesajları buydu. Aç Kalın, Budala Kalın. Kendim için hep bunu diledim. Ve şimdi, sizin için de aynı dilekte bulunuyorum: 

Aç Kalın, Budala Kalın. 

Hepinize çok teşekkür ederim.; 

Steve Jobs.]]></description>
        <pubDate>Sat, 02 Jan 2010 12:12:43 +0200</pubDate>
        <category>Hikayeler</category>
      </item>
      <item>
        <title>vazife yanlız kayayı itmektir</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=206</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=206</guid>
        <description><![CDATA[Fakir fakat müttaki bir genç adam, gece istirahata çekildiği kulübesinde uyurken, uyku ile uyanıklık arasında odasının ışıkla dolduğunu görmüş. Gaipten gelen bir ses, ona şöyle demiş:

- Bundan böyle yalnız Allah için çalışacaksın ve kulübenin önündeki büyük kayayı bütün gücünle iteceksiniz.

Bunun Allah'tan gelen bir emir olduğuna inanan genç adam, ertesi sabah kayayı itmeye başlamış. Daha ertesi gün ve devam eden haftalar devam etmiş. Güneşin doğuşundan batışına kadar yalnız bu işle meşgul olmuş ve o kayayı itmiş, durmuş. Bu şekilde aylar süren gayrete rağmen, kaya yerinden bile kımıldamamış. Genç adam bir gece kulübesine yorgun-argın dönerken, o kayayı itmekle geçen günlerinin boşa geçtiğini düşünüyormuş. Onun şevkinin kırıldığını hisseden şeytan da, kalbine vesveseler vermeye başlamış:

- Ne kadar zamandır bu kayayı itip duruyorsun, bir milim bile kımıldamadı. Kendine bunun için niye yazık ediyorsun? Anladın, onu yerinden oynatman zaten mümkün değil. Bırak artık bu işi!

Böyle sözlerle şeytan, o gence bu vazifeyi yerine getirmesinin imkansız olduğunu, dolayısıyla bu işte muvaffak olamayacağı duygusunu aşılamaya çalışmış.

O gencin şevki daha da kırılmış ve ümidini gitgide kaybetmiş.

-Doğru ya, kendimi bu iş için niye paralıyorum ki... diye kendi kendisine söylenmiş.

- Bundan sonra, bu itme işini bırakacağım. Şimdiye kadar yaptığım yeter de artar bile.. Koca kaya yerinden kımıldamayacağına göre.. diye düşünmüş.

Ve kararını verince, duasında nazdarane Allah'a yalvarmış.

-Allahım, uzun zamandır durmadan dinlenmeden senin emrettiğin gibi hareket ettim. Bütün gücümle istediğin şeyi yaptım. Her gün çok yoruluyorum, ama kaya bir milim bile kımıldamadı. Neden böyle oluyor? Neden muvaffak olamıyorum?

Gaipten bir ses şefkatle ona cevap vermiş:

- Ey kulum, uzun zaman önce sana emrime uymamı istediğimde kabul etmiştin. Sana, görevinin kayayı bütün gücünle itmek olduğunu söylemiştim ve sen de itmeye başladın. Ben sana, hiçbir zaman onu yerinden oynatmanı beklediğimi söylemedim ki!.. Senin görevin onu itmekti. Şimdi gücünün tükendiğini, muvaffakiyetsizliğe uğradığını söylüyorsun. Kendine şöyle bir bak, bakalım. Kolların daha da güçlendi, pazuların büyüdü. Sırtın ağırlığa dayanıklı hale geldi. Bacakların kalınlaştı ve kuvvetlendi. Taşı itmeye başladığından çok daha kuvvetlisin şimdi. Evet, kayayı kımıldatamadın; kaya kımıldamadı ama, senden istenen şey, emre itaat etmen ve kayayı sadece itmendi.

Kayayı yerinden oynatacak olan benim, Ben!

Yaptığı hatasını anlayan genç, ertesi gün kendi görevinin kayayı yerinden oynatmak değil, onu var kuvvetiyle itmek olduğunu, neticeyi halkedenin Allah olduğunu düşünerek, verilen vazifeyi yerine getirmiş. Ona lazım olan yalnızca hareket, neticeyi yaratmanın ise Allahın olduğunun idrakiyle.

Bu idrak ve gayretle, ikinci gün, üçüncü gün derken, kaya birden yerinden kımıldamış. O zaman, kayayı yerinden kımıldatanın kendisi değil, Allah olduğunu açıkça anlamış ve mezkur hakikatleri hakkalyakin tasdik etmiş. Hatta, biraz daha uğraştığında, kaya daha da oynamış ve kenara yuvarlanmış.

İşte, bu misaldeki gibi, Rıza-yı İlahiyi kazanabilmek, mutlaka neticeyi elde edebilmekle değil, yalnız emirlere inkiyadladır, vesselam.

Allahım, bizi haddini bilen, neticeleri halkedenin yalnız senin kudretin olduğunu derkeden ve ona göre sabırla neticeyi bekleyen halis kullarından eyle.

Âmin.
Prof. Dr. Mustafa NUTKU]]></description>
        <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 11:42:03 +0200</pubDate>
        <category>Hikayeler</category>
      </item>
      <item>
        <title>DEPREM</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=205</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=205</guid>
        <description><![CDATA[Depremde nerede durmalı ! Mutlaka Okuyun Okutun ! Değerlendirin !

Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.
 875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket ' azaltma ' uzmanıydım. 1985 ' ten beri aynı anda ger çek leşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım. 
1996 ' da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar. 

İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket ' çömel ve korun ' metodunu uygularken, 10 maket ' hayat üçgeni ' metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film 'çömelip korunan/saklanan ' kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu. 

Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye ' de ve Avrupa ' nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika ' da RealTV programında izlendi. 

Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu ' ayıptı, gereksizdi ' ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum. 

Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim 'hayat üçgeni ' dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir. 

Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler. 
Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir. 
Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir: 

'Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan ' hayat üçgeni ' içinde hayatta kaldım. 
Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım ' çömel ve korun ' örnekleridir. 

DOUG COPP ' UN ÖNERİLERİ 
1) 'Binalar çökerken basitçe ' çömelen ve korunan ' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler. 
2) Kediler, köpekler ve bebekler ' in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çek erek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun. 
3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar. 
4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler. 
5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın.. 
6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz! 
7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir ' frekans aralığına ' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı 
ger çek leşene kadar. Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır. Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir. 
8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır. 
9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü. 
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu. 
10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur. 
]]></description>
        <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 11:39:13 +0200</pubDate>
        <category>Yazılar</category>
      </item>
      <item>
        <title>EVLILIK</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=204</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=204</guid>
        <description><![CDATA[ 
EVLİLİĞİN İLK HAFTASINDA:

Damat: Ah! Nihayet rüya gerçek oluyor!!
Gelin: Senden ayrılmamı ister misin?
Damat: Hayır! Bu lafı bir daha asla söyleme!
Gelin: Sen.. Bana aşık mısın?
Damat: Taaaabiki.
Gelin: Beni terketmeyi düşünür müsün?
Damat: Tabi ki hayır.
Gelin: Peki bana bir öpücük verir misin?
Damat: Evet hem yüzüne hem gözüne.
Gelin: Peki bana bir gün vuracak mısın?
Damat: Asla! Ben o tür erkeklerden değilim.
Gelin: Sana güvenebilir miyim?
Damat: Evet.
Gelin: AŞKIM.

EVLİLİĞİN YEDİNCİ SENESİNDE:

   [ lütfen YUKARIDAKİ konuşmayı şimdi de aşağıdan yukarıya doğru okuyunuz !!!!]

]]></description>
        <pubDate>Sat, 17 Oct 2009 22:43:21 +0300</pubDate>
        <category>Hikayeler</category>
      </item>
      <item>
        <title>1 nisan</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=203</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=203</guid>
        <description><![CDATA[15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini 
kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının daetkisiyle, 
kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir.

En sonunda 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde
 Kur'an bir elinde İncil 'Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim 
 
olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım' der. Gerekli 
 
görüşmelerden sonra canlarının 

kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.

Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün
Müslümanların 

öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine Müslümanlar 'Yemin etmiştiniz,


bize söz vermiştiniz' dediklerinde Haçlı ordusu komutanı 'Benim sözüm size


dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur' diye cevap verir ve 

bütün Müslümanlar orada Şehit edilir.

İşte o gün bugündür 1 Nisan hristiyanlar arasında 'Hile Günü' olarak 

kutlanmaktadır. 
Maalesef hıristiyanları taklit etmeyi modernleşme sanan gafil müslümanlar
arasında da yaygınlaşmış,yüzlerce, binlerce müslümanın katliam günü olan
1 Nisan'lar,  bir şakagünü olarak kutlanmaktadır. 
 Saygı ve selamlar...  
]]></description>
        <pubDate>Sat, 04 Jul 2009 00:02:35 +0300</pubDate>
        <category>Yazılar</category>
      </item>
      <item>
        <title>'DOĞAYI KORUYALIM' gafleti</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=202</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=202</guid>
        <description><![CDATA[ALLAH'IN yarattığı bir san'at galerisi olan ve adına tabiat denilen şu harikalar harikasına bir zamanlar &amp;#8220;tabiat&amp;#8221; diyerek Allah ile alâkasını kesmeye çalıştılar. Sonra &amp;#8220;doğa&amp;#8221;ya çevirdiler bu ismi. Belli belirsiz bir ilâh tasavvurunu körpe zihinlere aşılamak için... Şimdilerde ise, &amp;#8220;Doğayı koruyalım&amp;#8221; pankartı ile karşımıza çıkıyorlar. El insaf yahu. &amp;#8220;Doğanın mu'cizesi,&amp;#8221; &amp;#8220;Doğanın harikası,&amp;#8221; vs. deyip, &amp;#8220;Allah&amp;#8221; yerine kullandığınız bu doğa denen şeyin madem gücü var, niye onu korumaya çağırıyorsunuz milleti. Siz hiç &amp;#8220;Allah&amp;#8217;ı koruyalım&amp;#8221; işareti ya da levhası gördünüz mü bir yerde? Bu çelişkiyi düzeltin o zaman. &amp;#8220;Tabiat ya da doğa her ne ise Allah&amp;#8217;ın bir san'at eseridir ve lütfen gerekeni yapalım&amp;#8221; deyin. Tabiî inancınız ve yüreğiniz varsa.
]]></description>
        <pubDate>Tue, 30 Jun 2009 22:32:23 +0300</pubDate>
        <category>Yazılar</category>
      </item>
      <item>
        <title>VİCDANLARI SIZLATAN YASAK</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=201</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=201</guid>
        <description><![CDATA[Vicdanları sızlatan yasak
Güzel memleketimizde, semaları günde beş vakit ezanlarla yankılanan ülkemizde, insanlarının bir çok meziyetlerle süslendiği Türkiye&amp;#8217;mizde, dört mevsimin yaşanmasıyla İlâhî san'atların bin bir tecellisinin hükmettiği topraklarımızda vicdanları sızlatan gelişmelerin de meydana gelmesi, üzüntülere sebep olsa da imtihan gereğidir.
On seneden fazladır hüküm süren, başörtüsünün üniversitelerde ve resmî bazı kurumlarda yasak bir hâle getirilmesi hadisesinin bütün ümitlere rağmen devam etmesi, vicdanı tefessüh etmemiş bütün insanları rahatsız eden bir durumdur. Medenî milletlerde kabulü mümkün olmayan bu uygulamanın sona ereceği günü, insanî değerlere saygılı olan herkes tarafından beklenmektedir. Keza, ne yazık ki demokratik ülkelerde görülmesi mümkün olmayan bir çok uygulama ülkemizde varlığını devam ettirmektedir. Öyle görülüyor ki, varlığını devam ettirmek isteyen ve yaklaşımları zamanın şartlarına uygun olmayan bazı zihniyet mensupları ülkemizde tam bir demokrasinin uygulanmaması için elinden geleni yapmaktadırlar.
Yasaklarla hayatı kendisi gibi düşünmeyenlere daraltan insanların maksadı nasıl bir şeydir ki, her insanın çevresine zarar vermeden istediği şekilde yaşama hakkına sahip olduğunu kabul etmek istememektedirler. Oysa bu dünya hayatı herkes için mutlaka bir gün son bulacaktır. Ölümden sonra gerçek bir hayat olacak ve dünyada yaşanan her ânın hesabı imtihana tabi olan bütün insanlardan sorulacaktır. Bu gerçeği kabul edenlerin bir kısmının bile kul hakkına riâyet etmemesi ve hayatını zalimlerden yana geçirmesi, onlar için telâfisi mümkün olmayan korkunç sonuçları doğurmasına yol açacaktır şüphesiz.
İnsânî duygularımız hiçbir insanın bu dünyada zulüm görmesine razı değildir. İsteriz ki herkes hür iradesiyle tercih ettiği yolda gitsin. Doğrulara kavuşmasını istediğimiz kişilerin gerçekleri bulmasına, gönül rahatlığıyla ve hür iradeleriyle karar vermelerini arzu ederiz. Ne sûretle olursa olsun zorlamayla insanları bir şeye inandırmanın doğru olmadığını, inancımızdan öğreniyoruz. Bu durum aynı zamanda insan olmanın bir gereğidir.
Dinî hayat tarzından haz etmeyenlerin, kendileri dışındaki insanların İslâm aydınlığıyla yaşamalarını kıskanması zamanımızın ayrı bir hastalığıdır. İslâm&amp;#8217;ın yüce hakikatlerini hayatlarına geçirmeyenler herkesin kendileri gibi olmasını, kendileri gibi bir hayat sürmelerini istemekte ve bunun için gerekirse zorlamalara müracaat etmektedirler.
Burada, inanç düşmanı bazı zavallıların durumunu anlamak için, Peygamber-i Zîşan&amp;#8217;ın (asm) bir hadisini hatırlatmak istiyorum. Allah&amp;#8217;ın Resûlü (asm), meâlen şu gerçeği bizlere nakletmektedir: &amp;#8220;Allah, küfür ve dalâlete sapanlara dünyada bazı güzellikler vermektedir ki, onların ahirette dâvâ edecekleri hiçbir iyilikleri olmasın. Yine Allah, iman sahiplerine dünyada bazı sıkıntılar vermektedir ki ahirete tertemiz gitsinler.&amp;#8221;
Hakikat odur ki, dünyamızda bazı insanlar hareketleriyle toplumun insânî değerlerine adeta savaş açmaktadırlar. Belki bunların bazılarını fark etme imkânımız olmamaktadır. Ancak inançlı insanlara zulmedenlerin bir kısmının acınacak bir duruma girdiklerini bu dünyada iken dahi görebiliriz. Bununla birlikte kimileri zalimlerin düştüğü durumlardan ibret alarak kendilerine çeki düzen verirken, ne yazık ki bu durum kimilerinin saldırganlığını daha da arttırmaktadır.
Tahribât yapmayı kendine meslek edinenlerin hayat tarzlarına dokunulduğu zaman adeta kıyametler kopartılmaktadır. Bu sebepten dinî prensipleri hayatlarına geçirmeyenler zahiren hayatlarını rahat bir şekilde sürdürmekte, kimse onlara bir engel koyamamaktadır. Öte yandan bozgunluktan uzak duran, tahribatı uygun görmeyen ve hep yapıcı bir şekilde hareket eden inançlı insanların mağduriyetleri, üzülerek ifade edelim ki uzun zaman sürmektedir.
Eğer başörtülülere getirilen yasaklar, ehl-i dünyanın giyimlerine getirilmiş olsaydı şimdi durum böyle mi olurdu? Eğer Kur&amp;#8217;ân Kurslarına getirilen kısıtlamalar ve dinî hayata yönelen olumsuz gelişmeler, inançtan hoşlanmayanlar için vuku bulmuş olsaydı, şüphesiz bu durumun uzun sürmesine izin verilmezdi. Ama bakıyorsunuz ki gerek başörtüsünden dolayı gerekse başka sebeplerden dolayı mağdur olan Müslümanlar mücadelelerini tahribatlara sebep olmadan ve demokratik yollarla yapmaya çalışmaktadırlar. Belki de onlar, dinî yaşantıdaki ihmalleriyle kendilerinin de kadere fetvâ verdirmiş olabileceğini düşünmektedirler. Ama bu durum, asla, kendi iradeleriyle zâlimlik yapanlar için mazeret olmaz, olmayacak da...
]]></description>
        <pubDate>Tue, 30 Jun 2009 22:31:41 +0300</pubDate>
        <category>Yazılar</category>
      </item>
      <item>
        <title>şiddet</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=200</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=200</guid>
        <description><![CDATA[Toplum denince, akla insan gelir. Çünkü toplumu oluşturan insandır. İnsan ise, bu kâinatın en nazik ve nazenin bir varlığıdır. Her şey onun önüne serilmiş ve onun hizmetine sunulmuş. Duyguları, aklı, mantığı, konuşma kabiliyeti, düşünme ve düşündüğünü icra edebilme gibi bir çok donanımı var. Yaşadığı bir mazisi, yaşıyor olduğu ânı ve yaşayacağı istikbali var. 
Bu dünyada sorun çıkaran da insan, sorunu çözen de. Eğer insanın keşfine çıkmaz isek, sonu çıkmaza çıkan bir yolda yürümüş olur, hiçbir netice de alamayız. Önce Hz. Âdem yaratıldı, sonra Havva ve çocukları; Kabil ile Habil. Kabil kötü yolu temsil etti, Habil ise iyi yolu. Kabil babasının Habilr17;i sevmesini çekemiyor, kıskanıyordu. Aslında Habil çok temiz ve kardeşini de seven biriydi ama Kabil onu öldürmüştü işte. İlk cinayet, ilk ölüm, ilk şiddet Kabilr17;in ellerinden olmuştu. Pişman oldu. Pişmanlığı ne kardeşini geriye getirdi, ne de gelecek nesline iyi bir örnek olabildi. Şiddet, hiçbir işe yaramadı. 
İşte insan bu dünyaya geldiği vakit, beraberinde iyilik ve kötülüğü de getirdi. İnsan, belki de bu mücadelenin seçimini yapmak için geldi. Ve de hâlen o seçimin içerisindeyiz. İyiyi mi? Yoksa kötüyü mü seçeceğiz? Kimimiz iyiyi, kimimiz kötüyü tercih ettik. Ettik etmesine de, görünen o ki sanki kötülük kazandı. Ama zannedilmesin ki kötülük mutlak galibiyette olacaktır. Gerçek muvaffakiyet iyiliğindir. 
Gelelim toplumda şiddetin sebeplerine... 
Toplumda huzuru sağlamak amacıyla polis teşkilâtları kurulur. Neden? İnsan huzurlu, rahat ve güven içinde yaşayabilsin diye, ama görünen o ki insan hâlâ tedirginlik içinde. Acaba neden tedirgin? İnsan, dünyanın neresinde olursa olsun, eğer kendi vicdanını polis kabul etmezse, işte o an huzursuzluğu da, tedirginliği de, şiddeti de ortaya çıkarmış olur. Ardı arkasına gelir her kötülük; tecavüz, hırsızlık, cinayet, terörr30; Suçlu, vicdanını sorgulamalır12;tabiî bozulmamışsar12;:r1;Acaba benim yakınlarıma da bu sıkıntıları yaşatsalar, bende nasıl bir hâl belirir?r1; 
Evet, vicdanî muhasebe, şiddetin her türlüsünü önleyebilecek etkili bir çözüm. Her insan genç, yaşlı, polis, asker, öğretmen, doktor, imam ve her kesimden bilinçli olanlarımız, fedakârlıkla, bilinçsiz olanlarımıza anlatmalıyız iyinin, kötünün ne olduğunu, ne olmadığını. Hiçbir şekilde duyarsız olmamalıyız. Özellikle anne ve babalarımıza, eğitimcilerimize büyük iş düşüyor. Onlar çocuklarına nasıl bir eğitim ve ahlâk verirlerse, çocuklar da onu öğrenir ve beller. Atalarımız ne güzel söylemiş: r0;Ağaç yaş iken eğilir.r1; 
*** 
Ülkemiz çok zengin kültüre ve insan ırkına sahip. Bu yüzden ülkemizin kalkınmasını istemeyen gizli güçler, bu topraklarda çok oyun oynuyor. En son oyunu ise ırkçılık. Bu oyuna halkımızın gelmeyeceği ümidini taşıyorum. Biz hoşgörü insanıyız. Yunus Emrer17;nin, Mevlânâr17;nın torunlarıyız. Böylesine mayası sağlam evlâtlar elbette bu oyuna gelmez, gelmemeli. Ama her kasada bir çürük elma çıktığı gibi cemiyetteki insanlar arasında da çürükler olabilir. Onların ıslâhına çalışmalıyız. Yoksa sağlam olanlara da zarar verir. Hoşgörüyü aramızda yaymalıyız. Yunus gibi demeliyiz: r0;Yaratılanı hoş gör Yaratandan ötürü.r1; Mevlânâ gibi demeliyiz: r0;Bin kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.r1; Bize yakışan hoşgörü ve sevgi. Aksi ise bize ait değil. 
Dünyada genç nüfusa fazlaca sahip ülkelerden biri de Türkiye. Gizli güçler boş durmuyor, işleri güçleri yok, bu sefer de gençlerimizin üzerinden oyun oynuyor. Onları tembelliğe, başıboşluğa, ümitsizliğe, sefalete sürüklüyor. Hatta ellerinden kültürümüzü çalıyorlar. 
Bir ülkenin kalkınması, genç beyinlerin terakkiyâtında saklıdır. Amaçsız bir gençlik, istenmeyen sonuçlara sebeptir. Bunun sonu ülkede kaos, şiddet demektir. Gençliğe yapılan her yatırım ise, ağaca su vermek gibidir. Ne kadar su, o kadar meyve. 
Sonuç olarak, ülkemiz çok zengin. Her türlü zenginliği içinde barındırıyor. Bir kere bu ülke insanının gönlü zengin. Bu zenginliği idrak edebilene de başka zenginlik gerekmez. Çok çeşitten millet yaşıyor bu memlekette. Hariçten, dahile müdahale olmadığı sürece hep barışla, hoşgörüyle, sevgiyle, kardeşlikle yaşandı bu ülkede. Biz meyve veren toplumuz, meyve veren ağacı her ne kadar taşlasalar da biz meyve vermeyi bildik. Bunu birbirimize olan güvenimizle, saygımızla, sevgimizle, ümidimizle yaptık. 
Her birimiz, bir Bediüzzaman gibi şunu söyleyebilmeli: 
r0;Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi?r1; 
Her insan özeleştirisini yapsın ve nelerin kendisinde değişmesi gerektiğinin farkına varsın. Önce değişmesi gereken kendimiziz.]]></description>
        <pubDate>Wed, 10 Jun 2009 20:51:07 +0300</pubDate>
        <category>Yazılar</category>
      </item>
      <item>
        <title>yaşayınca anladım</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=199</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=199</guid>
        <description><![CDATA[Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım. 
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, 
Kendi yolumu çizdiğimde anladım.. 
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil.. 
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.. 
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış, 
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.. 
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, 
Neden hiç ağlamadığını anladım.. 
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, 
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım.. 
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş, 
Çok acıttığında anladım.. 
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını, 
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım.. 
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, 
Yüreğini elime koyduğunda anladım.. 
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak, 
Sana ''git'' dediğimde anladım.. 
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek, 
Git dediklerinde gittiğimde anladım.. 
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan, 
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.. 
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman 
olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım.. 
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş, 
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış, 
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım.. 
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, 
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım.. 
Sevgi emekmiş, 
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş... 

Can YüceL ]]></description>
        <pubDate>Mon, 23 Mar 2009 08:00:49 +0200</pubDate>
        <category>Şiirler</category>
      </item>
      <item>
        <title>aşk</title>
        <link>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=198</link>
        <guid>http://www.baliklicesme.com/forum/readarticle.php?article_id=198</guid>
        <description><![CDATA[Senden kalan izleri taşıyorum her yerde

Bazen ellerimde, doya doya bakabileyim onlara diye

Bazen yüreğimde, saklıyorum kimse görmesin diye

Ama nafile

Korkuyorum seni benden alanlar izlerini de alacaklar diye

Ve hep susuyorum sana, ya izlerin dilimden dökülürse kelimelere diye

Kalbimin lekeleri pompalanan kanda hayat bulduran yegâne şey vücuduma
Bıraktığın izler kaybolursa son vermiş olurum hayatıma

Sen ve izlerin

O kadar derin

Korkarım başka kalplere açmayı kalbimi

Korkarım senden kalan izleri silip, yaralarımı kapatırlar diye

Bu yüzden ne aklım başka bir yerde ne bedenim başka biriyle

Ya boyarlarsa diye o derin kara izleri

Göstermem acımı dost bildiklerime

Yazdıklarını okuyorum her dakika içim çekile çekile

İzler derinleşsin derinleşsin kanatsın beni diye

Pürüzsüz bir yüreğe alışamam ki ben

Sensiz olacağımı bile bile

Ve kim gelirse gelsin, kim olursa olsun yanımdaki

İster en iyi kalp tamircisi

İster en iyi gözyaşı tesisatçısı

İster en iyi yıkık duvar ustası

İster en iyi hata kapatıcı

İzlerimi kabul ederlerse ancak o zaman yanlarında bulurlar beni

Kalbim kırık

Kalbim paramparça

Kalbim yamalı bohça

Olsun

Bütün lekeler, bütün izler senden kalan ya

O kara derin lekelerde bulurum yaşamı sen olsan da olmasan da

Ve benim aydınlığım sensin,Kapkara!
]]></description>
        <pubDate>Mon, 16 Mar 2009 20:37:06 +0200</pubDate>
        <category>Şiirler</category>
      </item>
    </channel>
  </rss>
